Bir rüya dünyasına daldım bu gece. Yıllardır yapmadığım bir şeyi yaptım. Muhsin Ertuğrul sahnesinde Çalıkuşunu izledim. Hayatın farklı yüzünden de bakmak lazım zaman zaman. Hayata “yetişir” demek istediğiniz zamanlarda farklı hayatları yaşamak lazım.
Beni Osmanlı’ya götürdü sahne Sanki Martıların altındaki bir köşkte oturuyordum da, Çalıkuşu el sallasam göz kırpacaktı bana. Fransız özentisi olsa da içimizdeki zerafetin yansımasını gördüm sahnede. Tuvalet içindeki güzel ve zarif bayanın öptürmek için el uzatması.. Sanki her an beklediğimiz ama sadece bir “na’ber” diye geçiştirdiğimiz içgücü. Şekilci oladığımı sandığım halde ne kadar da şekle dikkat ettiğimi gösterdi bana “Gül be Şeker” nam-ı diğer “ipek böceği”. Gerçi doğudan gelen bir şibumi hissiyatım olduğunu da asla inkar edemem ya.
Oyunu izlerken bir yandan da günümüzün bayalığını yaşadım içimde. Zayıflık.. Modernizmin getirisi ya da götürüsü mü demeliyim? Çalıkuşu’nun hiç eskimeyeceğini düşünmenin bir talihsizlik olduğunu gözümle görüyorum. Aslında Çalıkuşları’nı eskitiyoruz. Baş ucumuzda ki bir roman içine sıkıştırıp bırakıyoruz. Baydıkça da ona bakıyoruz kafesdeki bir kuşu sever gibi. Aslında o hep orada duruyor hissi ne acı.
Tabii bunları söylerken Neşat Nuri Güntekin‘in başucu eserine hakaret ettiğim düşünülmesin. Eskiyor ama eskidikçe ona bakıp daha bir hisleniyoruz. Kaybettiklerimi anlatan eserlerde biri Çalıkuşu. Taş bir yazıt gibi. Ne kadar günümüzden uzaklaşırsa uzaklaşsın, orada olmamasınin eksikliği hissedilecek bir dikilitaş sanki. Orada durdukça o gençleşecek, biz eskiyeceğiz.
DipNot: Bu yazı aslında 2 gün önce yazıldı. Ancak buraya aktarabildim.